|
|
||||||
|
SEYİTGAZİ TARİHÇESİ
Seyitgazi’de ilk yerleşimin MÖ 3500 yıllarında başladığı Kültepe Höyüğü
buluntularından anlaşılmaktadır. Hitit ve Frig
dönemlerinde de bir yerleşim yeri olan Seyitgazi Romalıların devrinde gelişerek
NACOLEİA adını almıştır.
Seyitgazi’nin geçmişiyle ilgili olarak “Dorylaion’dan
Eskişehir’e” adlı yapıtta aşağıdaki bilgiler verilmektedir.
“Nacoleia (Nakoleia) adına
ilk önce Dorylaion ile birlikte Strabon’da
ve Ptolemaios’da rastlıyoruz. Bu kayıtlara göre kent M.S.I Yüzyılda pek önemli sayılmaz.
Roma Conventus listelerinde Nacoleia’nın
adı geçmektedir. Yönetsel bir örgütlenme olan ‘Conventus’lara
bölünme zamanla unutulmuş, kentler vergi toplayan bir vergi memuruna bağlı olan
birliklere bağlanmışlardır. Nacoleia da böyle bir
birliğin başında bulunmuş ve burada “Exactor Reipublicae Nacoliensium” adını
alan yüksek bir vergi memuru oturmuştur. 2. yüzyılın ortasında Kayzer T. Aelius Antoninus zamanında bu görevi T. Aelius
Niger yapmaktadır. Adı Docimion
mermerinden büyük bir blog üzerindeki bir yazıtta
geçmektedir. Onu sülalesinden P. Aelius Claudianus Niger de daha sonra bu
görevi yürütmüştür. Seyitgazi’de bulunan iki yazıtta vatandaşlarının yaptığı
işler dolayısıyla kendisine teşekkür ettiği yazılıdır. Bu, onun çok
sevildiğinin bir kanıtı olarak görülmekte, aynı zamanda da çevresinin genişliği
hakkında bir kanıt oluşturmaktadır. Yazıtlarda “Prymnessos”
kalesinin de sözü edilmektedir.
Nakoleia, Orkistos ve Midas
gibi eski Frigya’nın önemli merkezlerinden daha çok
önem kazanmış olan Orkistos (bugünkü Alikel yada Alikyan
yaylası) Nakoleia tarafından vergiye bağlanmıştır.
Orkistos, orada bulunan bir yazıta göre, Küçük Asya
ticaretinde önemli bir yer tutmaktadır ve dört ticaret yolunun üstünde
bulunmaktadır. Ancak, daha sonra Pessinus ve Orkistos’tan geçip Midas kentine varan Gordion ordu yolu
önemini kaybetmiştir. Baş ticaret yolu Dorylaion’dan Nakoleia’ya geçip oradan iki değişik koldan Apameia (Dinar) ve Akdeniz’e ulaşmıştır. Yukarıda
değindiğimiz gibi Nacoleia’nın önem kazanması ve eski
ünlü kent Orkistos’un vergiye bağlanması ile bu iki
kent arasında pek çok anlaşmazlık olduğunu tarih kaynaklarından anlıyoruz. Nacoleia bu yükselme çağında sınırlarını güneyde Amorium (Emirdağ) ve doğuda Galatia
sınırına kadar genişletmiştir. Ancak, Orkistos’la
aralarındaki anlaşmazlık ve kıskançlığı önlemek amacıyla daha sonra 331’de Orkistos da “Civitas” (site)
düzeyine yükseltilmiştir.
Diocletian zamanında, Roma İmparatorluğu yeniden
örgütlendiği sırada Frigya iki büyük bölgeye
ayrılmıştır: “Phrygia Prima” ve “Phrygia Secunda”. Bu bölgelere 4. yüzyıldan itibaren de “Phrygia Pacotina” ve “Phrygia Salutaris”
adları verilmiştir. Nacoleia da “Phrygia Salutaris” içindedir. Nacoleia da
bu çağda bir efeb (on sekiz yirmi yaş arasında
delikanlılar okulu) vardır.
Kentin tapımları, Herakles, Kibele,
Zeus Bronton, Artemis tanrı ve tanrıçalardır.
Nakoleia Roma döneminde sürekli yükselmesiyle yörede
önemli bir rol oynamış, kent isyanına da sahne olmuştur. Hıristiyanlık ve
mezhep ayrılıkları çatışmalarında önemli yer tutmuştur. Tarihçiler Roma
İmparatoru Julian Apostata
(Dönme İulianus)’nun 361’de
Pers seferine çıkmak üzere Antiocheia (Antakya)’ya giderken Nakoleia’da
bir süre kaldığından da söz ederler. 366’da Kayzer
Valens’e karşı isyan eden Procopius da bu kent
yakınında yakalanır ve öldürülür. Arcadius zamanında
(395-08) ise Nakoleia’daki Tribigild kumandasındaki God
garnizonu karışıklar çıkarır ve Nakoleia’yı eline
geçirir.” (Albek, 1991:86)
İmparatorluğun ikiye ayrılışıyla (395) Bizans toprakları içinde kalan Nakoleia, aynı adla anılmaya devam etmiş, kalesi de
onarılmıştır. Mesih kalesi olarak da tanınan bu yer çevresinde, Arapların
Anadolu seferleri nedeniyle Bizanslılarla İslam Orduları arsında uzun süreli
savaşlar olmuştur (718-740).
Nacoleia’nın bu dönemiyle ilgili olarak da Karl Wulzinger şunları
yazmaktadır:
“Eski tanrıların düşüşüyle koşut olarak Nakoleia’nın
da itibarı düşmüş ve nüfusu azalmıştır. Tarihi kaynaklara göre o dönemde Symnada (Afyon/Şuhut) büyük şehrinin idaresi altına girmiş,
8. yüzyılın sonlarına doğru ise yeniden metropolis
(Büyükşehir) ünvanını almıştır. O dönemde Nakoleia bir piskopos’un (gözetme, yöredeki kiliselerin
önderi ÇN.) makam yeriydi. M.S. 362 dolaylarında ise şehrin öneminin daha da
arttığı anlaşılmaktadır. Çünkü o yılla ilgili bir kayda göre Achaillas adlı bir kişi Nakoleia’da
başpiskoposluk (başgözetmen, piskoposun üst makamı
ÇN.) görevine getirilmiştir. Nakoleia şehrine ait iki
piskopos’un daha isimlerini kilise toplantılarının kayıtlarında görüyoruz.
Bunlarda Basilus adlı piskopos Chalcedon
(İstanbul / Kadıköy) toplantısına katılmış (M.S. 451), Photius
adlı piskopos ise Bizantion (İstanbul) toplantısında Nakoleia’yı temsil etmiştir. Nakoleia’da
doğmuş olan Theodotus adlı kişi ise hem kentte
piskoposluk yapmış, hem de çok büyük itibar taşıyan Konstantinopolis (İstanbul)
patriarchlık (ata, burada Ortadoks
kilisesinin en üst makamının ünvanı, patriklik ÇN)
makamına getirilmiştir. Hem Theodotus’un, hem de Nakoleia’da piskoposluk yapmış Constantin’in
bire gayretli ikonaklast (resim kıran,
ibadethanelerde resim bulundurmaya karşı çıkan teolojik bir ekol ÇN)
olduklarını da tarihi kaynaklardan öğreniyoruz. IX. Yüzyıldan sonra ise Nacoleia adına artık rastlamıyoruz. Savaşçı Selçuklular,
Süleyman adlı komutanının yönetimi altında inanılmaz bir hızla Bizans
İmparatorluğu eyaletlerine girerek 1074’de Frigya’nın
batı sınırlarına kadar ilerlemişlerdir. Dahası, 1084’de İkonium
(Konya), Selçuklular Devletinin Rum eyaletindeki yerleşme merkezi
olmuştur. Bu dönemde Nakoleia da Danişmentliler ile
Selçuklu boyları tarafından fethedilmiştir. Evliya (Çelebi) bu olayın tarihini
H.476 (M.S. 1083-1084) olarak belirtmiştir. Şehir,
fetih olayından dolayı çok zarar görmüş ve önemini tamamen yitirmiştir. Tüm
Haçlı seferlerinin buradan geçtiği söylenemezse de I. Haçlı Seferi’nde Dorlaeum (Eskişehir) savaşından sonra Haçlı orduları büyük
bir olasılıkla harabe haline gelmiş ve terkedilmiş Nakoleia’dan
geçmişlerdir.
Müslüman egemenliği altına giren şehrin yeniden harabelerden dirildiğini ve
Seyitgazi adını alarak tarihi görkemine kavuştuğunu 123 dolu Dresden
(Almanya’da bir şehir) nüshasından öğreniyoruz. Her ne kadar Fleischer adlı araştırmacı haksız bir anlatımla buranın tarihbilim bakımından hiçbir değeri olmadığını savunmuşsa
da olaylar onu doğrulamamaktadır.” (Wulzinger, 1913:1-3) Bu konuda Charles Texier
ise aşağıdaki bilgileri vermektedir :
“Bu eski şehir harabelerinden sonra, üzerinde yaşanmış olan tek şehir antik Prymnesia, bu günkü adıyla Seyitgazi kasabasıdır. Bir
tepenin kuzey yamacına yapılmış olan bu kasaba, eski eserlerinde gerçekte çok
az bir şey gösterir ise de Müslümanlar arasında tarihlerinin bir kahramanı olan
Seyitgazi’nin mezarını içine alması açısından şöhretlidir.
Eski zamanlarda bu şehir, tanrılar anasıyla tanrı sırasında geçirilmiş kral
Midas’ın diniyle meşhurdu. Bu şöhret, Prymnesia’nin
madalyalarının işaretiyle anlaşılmıştır. Bu putperest tapınağının yerini,
Bizanslıların bir kilisesiyle manastırları almıştır. İşte Seyitgazi’nin
Türbesi, bugün bu binadır ve VIII. Yüzyıllardan beri dikkatle korunmuştur.
Seyitgazi kasabası, kendiliğinden hiçbir önem ortaya koymaz; çöküş halinde
olduğuna göre Müslüman dindarların ziyareti halkını geçindiremiyor demektir. Bu
kasabada Nacoleia adını taşıyan bir kitabı bulduk. Barth ve Mordmann, aynı yerde
yine bu adı içeren diğer kitabeler olduğundan söz ediyorlar ve bunların başka
yakın bir yerden taşınmış olduğunu da söylüyorlar. Bundan başka “Prymnesielilerin senatosu ve halkı, henüz gençken ölen Publius Alianus Niger’e saygılarını sunarlar.” kelimelerini içeren bir
kitabe, Seyitgazi kasabasının eski Prymnesia’nın yerinde
olduğu iddiasını kuvvetlendirmiştir. Bu şehir, ne Strabon
ve ne Bizanslı Etienne tarafından kaydedilmiştir. Pitolemee, bunu orta Frigya
şehirleri sırasına koyar; bundan başka eski kayıt yoktur.” (Texier,
2002, C:2:363)
Selçukluların Anadolu’ya yayılmasıyla önce 70-80
ailelik bir Türkmen aşireti buraya yerleştirilmiş ve burası da “TÜRKMEN KÖYÜ”
olarak kayıtlara geçmiştir. Seyyid Battal Gazi’nin
mezarının Ümmühan Hatun tarafından buldurularak bugünkü türbe ve mescidin
yaptırılmasından sonra ise köy, SEYİTGAZİ adını almıştır (1207-1208).
Osmanlı Devleti’nin sınırları içine 1336’da alınan Seyitgazi’ye yeni
yerleşimler devam etmiş, adı da giderek yaygınlaşmıştır. İstanbul-Bağdat-Hicaz
yolu üzerindeki başlıca konaklama (menzil) yerlerinden biri olan Seyitgazi’nin,
Osmanlılar döneminde önemi daha da artmış, II. Beyazıt zamanında ise külliyeye
yeni ekler yapılarak devamlı bakıma alınmıştır.
Bu dönem yerleşimleriyle ilgili olarak Halime Doğru şunları yazmaktadır:
“Seyitgazi, öteki kazalara oranla sipahi yeri olarak küçük bir kazadır.
Kanuni devrinde burada bulunan 8 köy, 12 konar göçer, 1 yerleşik aşiretin
toplam 41069 akçe hasılı vardı. II.Selim
zamanında köy sayısı 13’e çıkmış, konar göçer cemaat sayısı da 17 olmuştur.
Cemaat-ı yürükan-ı Eyne
Hoca’nın her iki tahrirde de yerleşik olduğu görülmektedir.
1571 yılında ise Seyitgazi kazasının 39176 akçelik hasılının
25900 akçesi Anadolu kadıaskerinin zeametine ilave
edilmiştir. Geri kalanlar da Seyitgazi sipahisine bırakılmıştır.
1530’da 480 olan konargöçerlerin hane sayısı II. Selim zamanında 1008’e
yükselmiştir. Buna rağmen hasılda bir düşüş olmuştur
(39176 akçe)
Daha önce de belirtildiği gibi Otarlu, Hassanlu, Kara İlyaslı dışında kışlağa tekrar gelen cemaat
olmamıştır. Yürük cemaati olan Eyne Hoca ise Kanuni
devrinden beri yerleşik hayata geçmiştir. Fakat aşiretler arasında yazıldığına
bakılırsa henüz yerleşik köy olarak görülmüyordu.
Seyitgazi yöresi daha Selçuklular zamanından beri konargöçerlerin geldiği bir
coğrafi bölge idi. Seyitgazi’nin yakınında bulunan Sancak (Sancak
adı günümüzde Seyitgazi yakınındaki “Sancar” köyünün adını çağrıştırmaktadır.
YN.) ve Selçuk köyleri bu dönemde gelip yerleşen, aynı adı taşıyan cemaatler
tarafından kurulmuş olan yerleşim birimleridir.
1530’da II. Selim’in padişahlığı zamanında Seyitgazi’de konaklayan Hassanlular, Dulkadir aymaklarına
bağlı bir cemaatti, XVI. Yüzyılın sonunda Seyitgazi’ye gelen kalabalık (89
hane) Karakeçililerle ortak hareket eden bu cemaat, XIX. Yüzyılda Eskişehir
civarına iskan edilmiştir.
Seyitgazi’de yaylayan en kalabalık oymak ise Mamalı Türkmen oymağı ve ona bağlı
cemaatlerdi. Bunlar Kızılöz, Gölüler, Yoralıca ve Gödeler cemaatleri
idi. Ömerli cemaati ise Boz uluslu Türkmenlerine bağlı idi.
1530’da Seyitgazi’de kaza geliri:
Cemaat
12
Kurra
8
Mezaria
1
Hane
504
Mücerret
20
Sipahi ve Sipahizade
24
Derbentçi
8
HASIL
41069 akçe idi.” (Doğru, 1992:
131)
XVI. yüzyılın ilk yarısında yaklaşık 15 bin nüfuslu bir kaza merkezi olan
Seyitgazi’ye Padişah IV. Murat’ın Revan seferi sırasında bir de kervansaray
yaptırılmıştır (1635). XVII. Yüzyıl boyunca adından pek söz edilmeyen
Seyitgazi, zamanla sönükleşmiş, 1892’de tekrar nahiye yapılmıştır.
Karl Wulzinger’in
anılarında ise Seyitgazi’den şöyle söz edilmektedir:
“Eski zamanlarda Dorylaeum adını taşıyan
Eskişehir’de şu anda İstanbul’dan gelen demiryolu ikiye ayrılır. Bunlardan
kuzey hattı Ankara’ya, güney hattı ise Konya üzerinden uzaklardaki Bağdat’a
gider. Eski kervan yolu ise onların arasından ağaçsız bir yüksek ovadan geçerek
güneye Seyitgazi’ye iner. Kışın geçit vermeyen bu 40 km’lik
yol, elverişli hava koşullarında güçlü atların çektiği arabalarla eğer yük de
fazla ağır değilse yaklaşık 8 saatte katedilir. Yolun
sonuna doğru Seyit Suyu’nun geniş deresiyle karşılaşılır. Bu geniş vadinin eski
zamanlardaki adı Parthenais ovasıdır. Güneydeki
tepelerden ufak bir çay, virajlarla kıvrılarak gelir.
Bu akarsuyun kaynaklandığı kara ormanlı dağlar arasında Friglerin
eski ünlü nekropollerinin bulunduğu bilinmektedir.
Seyit Suyu ovada sıralanmış söğütler arasından ağır ağır
akarak kuzeydeki geniş bozkıra ulaşır. Seyitgazi kasabası da vadinin batı
yamacındaki tenha ve kaygan bir derenin ağzında ünlü külliye tepesinin eteğinde
kurulmuştur.
Külliyenin ince şirin bacaları ve kulecikleri göğe yükselirken güneşin ışığı
küçüklü büyüklü kubbelerde oynaşır ve külliyenin aşağı yukarı penceresiz kara
duvarları gizemli bir duruşla doğaya direnir gibidir. Kasaba 500 haneli
yerleşimiyle uzaktan yaklaşık üçte birinin harabe ve köhne olduğu görülür.
Kasabanın bugünkü önemi ise yörenin pazarı olmasından kaynaklanmaktadır. Burada
buğday, arpa ve tiftik gibi çevre ürünlerinin ticareti yapılmaktadır.
Kasaba bir müdürün makamıdır ve Hüdâvendigar (Bursa)
eyaletine bağlıdır. Kanuni Sultan Süleyman zamanından kalma eski bir hamam ve
cami ile yarı harabe olmuş han ve yeni kışla binası hariç, tüm evler kerpiç
yapılardır. Yine de sütbeyaz badanalarıyla görünüşleri hoştur.
Kasabanın her köşesinde eski çağın kalıntılarına rastlanır. Yeni askeri binanın
temel atma işleminde birçok sütun parçası, yazıtlar ve eski çağa ait çeşitli
kalıntılar bulunmuştur. Bir Osmanlı Albayı bunları bana anlattı.
Eski çağın Nakoleiası herhalde şimdiki Seyitgazi
kasabasının olduğu yerdeydi. Hellenizm, Roma ve
Bizans dönemine ait şehir, öyle görülüyor ki 3-
Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde tekkede 200 kadar müridin yaşadığını,
Seyitgazi’nin o dönemde 76 köyü olduğunu, bir nahiye merkezi olan kasabada ise
150 ev ile bir cami, hamam ve küçük bir çarşının bulunduğunu bildirmektedir.
Evliya şimdilerde olmayan ikinci bir handan da söz etmektedir. Orayı şu
sözlerle anlatır: Derenin aşağı kısmında özel çatısı olan büyük bir han vardır.
Bağdat fatihi IV. Murat’ın silahdaşı ve arkadaşı
Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Tahminimize göre daha sonraki yıllarda yangınlar, hastalıklar şehrin kaderi
haline gelmiş ve en azından Seyitgazi ikinci bir kez hızla yüksek konumundan aşağılara
kaymıştır.
1800 yılında Seyitgazi’ye gelen Leakeki (ondan önce
de 1736’da Otter gelmiştir) kitabının 21. sayfasında
şöyle yazmaktadır. “Seyitgazi yoksul ve köhne bir köydür. Ama yine de Türk
tarihi süreci de dahil önceki dönemlerde önemli bir
yer olmanın özelliklerini taşımaktadır.” 11/12 Eylül 1813 tarihinde buradan
geçen Kinneir de aynı yargıya varmaktadır. (Wulzinger, 1913:5)
1893 yılında Seyitgazi’ye gelen Radet de kasabadaki
kervansarayın kalıntılarına bakarak buranın Selçuklular döneminde büyük ve
bayındır bir yer olduğunu düşünür ve Seyitgazi’nin 300 evlik harap biryer olduğunu belirterek “Burası Allah’ın gazabına
uğramış bir yer” diye yazar. Cuinet de 19. yüzyılın
sonlarında “Seyitgazi Eskişehir kazasının tek nahiyesidir” der. (Albek, 1991: 151)
İlk Belediye örgütü ise 1917’de kurulmuştur. Kurtuluş Savaşı’na özel taburu ile
katılan Seyitgazi, Yunan işgalinde kısmî hasar görmüştür. 1Eylül 1922’de Türk
ordusunun gelişiyle acılı günler sona ermiş, Seyitgazi de Cumhuriyet
Türkiye’sine ilçe merkezi olarak katılmıştır. Kaynak : İlyas KÜÇÜKCAN’IN Nakoleia’dan Seyitgazi’ye Seyyid Battal Gazi ve Külliyesi adlı kitabı |
|||||
|
bu site en iyi 1024x768 çözünürlükte izlenir. © 2008 İSMAİL ÇAYIR & İRFAN ÜSTÜNDAĞ
|
||||||